Free Porn





manotobet

takbet
betcart




betboro

megapari
mahbet
betforward


1xbet
teen sex
porn
djav
best porn 2025
porn 2026
brunette banged
Ankara Escort
1xbet
1xbet-1xir.com
1xbet-1xir.com
1xbet-1xir.com

1xbet-1xir.com
1xbet-1xir.com
1xbet-1xir.com

1xbet-1xir.com
1xbet-1xir.com
1xbet-1xir.com
1xbet-1xir.com
1xbet-1xir.com
1xbet-1xir.com
1xbet-1xir.com
betforward
betforward.com.co
betforward.com.co
betforward.com.co

betforward.com.co
betforward.com.co
betforward.com.co
betforward.com.co

betforward.com.co
betforward.com.co
betforward.com.co
betforward.com.co
betforward.com.co
betforward.com.co
betforward.com.co
deneme bonusu veren bahis siteleri
deneme bonusu
casino slot siteleri/a>
Deneme bonusu veren siteler
Deneme bonusu veren siteler
Deneme bonusu veren siteler
Deneme bonusu veren siteler
Cialis
Cialis Fiyat
deneme bonusu
padişahbet
padişahbet
padişahbet
deneme bonusu 1xbet وان ایکس بت 1xbet وان ایکس بت 1xbet وان ایکس بت 1xbet وان ایکس بت 1xbet وان ایکس بت 1xbet وان ایکس بت 1xbet وان ایکس بت 1xbet وان ایکس بت 1xbet 1xbet untertitelporno porno 1xbet وان ایکس بت 1xbet وان ایکس بت 1xbet وان ایکس بت 1xbet وان ایکس بت 1xbet وان ایکس بت 1xbet وان ایکس بت 1xbet وان ایکس بت 1xbet وان ایکس بت 1xbet 1xbet سایت شرط بندی معتبر 1xbet وان ایکس بت

İki memur çocuğunun dünya devine dönüşen hikayesi

StoryBox’ın bu haftaki konukları Avrupa’nın en büyüğü, dünyanın ise üçüncü büyük ultrason jeli üreticisi Turkuaz Sağlık’ın kurucuları Nurhan Irmak ve Mehmet Kayabaş. İkisi de memur çocuğu olan ve daha önce sanayicilikle ilgili hiç bir tecrübeleri olmayan iki ortak 1999 yılında çalıştıkları firmanın kapanmasının ardından tazminat niyetine aldıkları bir adet minibüsle başladıkları yolda medikal alanında dünyanın en büyükleri arasına isimlerini yazdırmayı başardılar. Irmak ve Kayabaş, İkitelli’nin arka sokaklarında sadece 180 metrekarelik bir imalathanede başlayan yolculuklarını, büyüme hikayelerini, kırılma noktalarını, pandemide yaşadıklarını ve yerli bir üreticinin 138 ülkeye açılma hikayesini Storybox’a anlattı…

1970 yılında Denizli’de doğan Nurhan Irmak, memur bir babanın oğlu. Akranları gibi hem okuyup hem çalışan Irmak, özellikle yaz tatillerini hiç boş geçirmemiş. Nikah şekeri sarımından ayakkabıcılığa kadar bir çok farklı iş yapan Irmak, o günleri, “Boş kalmayı sevmezdim. Düşünmek, üretmek, hep böyle bir atraksiyon içinde geçti çocukluğum. Üniversiteye giderken bile yine yazları harçlığımı çıkarmak için ufak tefek işler yaptım” diyerek anlatıyor.

Malatya İnönü Üniversitesi’nde 2 yıllık pazarlama yüksekokulunu bitiren Irmak, sonrasında Denizli’de katalog üzerinden fırın satan bir firmada çalışmaya başlar. Ama hayalinde hep bir büyükşehirde çalışmak vardır.

NE OLDUĞUNU BİLMEDEN İSTANBUL’A GELDİ

Irmak bir gün İstanbul’a gezmeye geldiğinde bir akrabasına uğrar. O sırada yanına Denizli’de çalıştığı firmanın İstanbul ekibinden sevdiği bir tanıdığı gelir ve kendisine fuarcılık firmasında çalışmasını teklif eder. Daha fuarcılığın bile ne olduğunu bilmeden İstanbul’da çalışma sevdasıyla bu teklifin üzerine atlar ve 1994 senesinde İstanbul’a gelir. O firmada çalışmasının en önemli tarafı da kendisi gibi işe yeni başlamış olan şimdiki ortağı Mehmet Kayabaş ile tanışması olur. İstanbul’daki ilk deneyimini şöyle anlatıyor:

“Bize bir konu verirlerdi, o konu üzerinde araştırırdık. Dergilerden, gazetelerden firmalar bulurduk. O alanda hangi firmalar var, sektörde kimler var, randevu alır giderdik, fuarları anlatırdık. Gayrimenkul, kapı pencere, tekstil, mermer makineleri ekipmanları… Gayet de başarılıydık Mehmet’le beraber. Primle çalışırdık, kazançlarımız da ortaktı, bütün hesabı kitabı ben tutardım. Yazardım deftere ajandaya, bu ay şu kadar para kazanacağız, şöyle olacak diyerek. Ay sonunda da aldığımız parayı paylaşırdık. Bunun temelinde de birine güvenmek, destek olmak ve dürüst olmak yatıyor.

Güzel bir kader ortaklığı oldu. Güzel fuarlara, projelere imza attık. Anca fuarcılık sektörü krize girmeye başlayınca çalıştığımız yerin bir de medikal firması vardı, oraya geçtik. Orada başka bir firmanın üretmiş olduğu kimyasal ürünleri satıp pazarlıyorduk. Ama bizim şanssızlığımız, 1999’da bir krize denk geldik. Şirket de sıkıntıya girince kapatma kararı aldı.”

BİR MİNİBÜSLE YOLA ÇIKTILAR

Çalıştıkları şirketin kapanması onlar için aslında bir dönüm noktası olacaktır ama ikisi de henüz bunu bilmemektedir. Tazminat niyetine şirketin minibüsünü alan ikili hemen ertesi gün bir
şirket kurmak üzere ilgili kurumların yolunu tutar. Irmak şöyle devam ediyor:

“En son çalıştığımız sektör medikal olduğu için, alışkın olduğumuz sektör, oradan devam etmek kararını aldık. Burada al satla başlarız ama ileriki zamanlarda üretime geçebiliriz diye bir düşünce oluştu. Firma kurmaya karar verdik, hatta yeri belirledik, İstanbul’da İstoç diye bir yer var. En ucuz olabilecek bir yer bulduk, çok üst taraflarda, üst bloklarda oranın kiraları çok ucuzdu. Bütün dükkanlar boş, kuş uçmaz kervan geçmez. Ne kadar paramız varsa ortaya koyduk. Muhasebeciler firma kurarlarken bir taslak hazırlarlar, onu bile kendimiz hazırladık ki muhasebeciye para vermeyelim… Şirketi kuracak kadar parayı anca denkleştirdik.

Ben diyorum üç katlı, Mehmet diyor 2 katlı olsun. 2 katlı olunca kira daha ucuz. İki kata karar verdik, 1 aylık kirasını ödedik ama ikinci ay verecek para yok. Mutlaka bir şeyler yapıp satmamız lazım ki o para çıksın. Bu arada evlerimizin geçimlerini hiç söylemiyorum bile. Medikal firmasında çalışırken aldığımız sattığımız ürünler vardı, ultrason jel olsun, röntgende kullanılan kimyasallar olsun… Yine o firmaya gittik, dedik ki ‘bakın, orası bitti artık biz devam edeceğiz, Mehmet’le kendimize firma kurduk. Paramız yok ama bize 200’er, 300’er koli ürünü vereceksiniz, biz bunu çevremize satacağız, onlardan ödemelerini alacağız satacağız. Var mısınız?’ Onlar da destek oluruz dediler ve o şekilde başladık.

Günün yarısı aldığımız ürünlerin faturalarını kesiyoruz, onları arabaya koyup ambarlara dağıtıyoruz, sonra tekrar ofise geçiyoruz. Ofiste sekreterimiz bile yoktu, çünkü tutacak para yok. Biz iki kişi öğleye kadar işlerimizi hallediyorduk, öğleden sonra da çıkıyorduk piyasaya, alacaklar varsa onları topluyoruz, bir yandan da en kolay ve en basit şekliyle üretime nasıl girebiliriz bunu planlıyorduk. Bu bizim tam bir yılımızı aldı. Bir sene sonunda dedik artık biz üretime başlayabiliriz. Ultrason jeliyle üretime başlama kararı aldık. Onun üretim altyapısı nasıl olacak, makinesi nereden alınacak, üretim kazanı nasıl olacak, formül nasıl oturacak derken bunlara karar verdik.”

KADERİN CİLVESİ: GAZETELERİN ZAYIFLAMA CİHAZI PROMOSYONU

Al-sat’la başlayıp ufak çapta ultrason jeli üretimine girmeye karar veren ikilinin önünde artık yeni ama daha zor bir yol açılmıştır. İşe önce bir marka oluşturarak başlamaya karar verirler ve Konix olarak belirlerler. Konix’in herhangi bir anlamı yok aslında. O dönem bir röntgen filmi markası olan Konika’dan esinlenirler ve biraz da ileride ihracat yapabiliriz diye düşünüp yabancı firma çağrışımı yapsın diye bu ismi kullanırlar. Devamını şöyle anlatıyor:

“Yanımıza bir kişi daha aldık ve 3 kişi olduk. Çarklar da yavaş yavaş dönmeye başladı. İstoç’taki 90 m2’lik yerimizden İkitelli’de 180 metrekareye geçtik. Ufak çaplı varillerin üzerine kapak yaptık, kapağın üzerine motor oturttuk, seyyar karıştırarak dolum makinesi ayarladık, doldurmaya çalışıyoruz. Onun evvelinde başka bir firmaya ultrason jelimizi fason olarak yaptırmaya başladık. Fason üretim olarak 4-5 ayımız geçti. Sonra dediğim plastik varillerden ufak ufak denemeler yapmaya başladık. Sağ olsun bulunduğumuz bölgede bize yakın bir kimya firması vardı ham madde satan. Oradaki arkadaşlar bize yardımcı oldular, emeğimizi gayretimizi gördüler. Bu şekilde de üretim başlamış oldu. Ultrason jellerini medikal firmalara satıyoruz, onlar da kliniklere, hastanelere, polikliniklere satıyorlardı. Satışlar oluyor ama ama adetler yüksek değil. Belki günde bin adet üretiyoruz fakat aslında bu hiçbir şey.”

İkili işlerine ufak çapta devam ederken iş hayatlarında çok sayıda kırılma noktasından biri o zamanlarda gerçekleşiyor. Bir gün ürünü hastanede birisi görüyor ve çok beğeniyor. O günlerde de, eskiler hatırlar, gazetelerde kuponla zayıflama cihazları veriliyordu. İşte o cihazı getiren birileri Nurhan ve Mehmet beyleri buluyor ve kendilerinden bu jelleri almak istediklerini söylüyor. Zayıflama cihazı ile ultrason jeli ne alaka demeyin, o dönem zayıflama cihazlarının doğru çalışması için bu jellere ihtiyaç duyuluyordu. Çünkü bu jeller iletkenlik sağlıyor ve cihazın etkili bir şekilde çalışmasına yardımcı oluyor. Irmak, şöyle devam ediyor:

“O zaman tirajlar yüksek gazetelerde. Adamlarla toplantı yaptık, ambalajları, adetleri konuştuk falan. O zaman için söyledikleri 10 bin tane başlangıç. Tabi küçük ml’lerdi onlar ama biz Mehmet’le bir yandan seviniyoruz, bir yandan diyoruz ki bunu nasıl yapacağız? Dedik hallederiz, toplantı bitti çıktık oradan. Bu arada onlar da gazeteyle çalışmaya başlamışlar, bu ürünün temininde geç kalmış vaziyettelerdi. Ofise gelene kadar bile 3 defa telefon geldi bize. Arıyorlar sayı 20 bin oldu, bir daha arıyorlar, 30 bin, 50 bin oldu.

Geldik Mehmet’le ofise oturduk, dedik kapasite arttırmamız lazım. Hemen o küçük varillerden gittik aldık, sistemi kurduk ve firmanın bütün isteklerini zamanında verdik, hiç mağduriyet yaşatmadık. Bu bizim için kesinlikle kırılma anıydı, gerçekten iyi para kazandık. Çünkü bizim o firmaya verdiğimizi görüp de başka gazetelerde bu işi yapanlar da bizi buldular. Bir anda Konix markası bir çok yere yayılmış ve duyulmuş oldu.

İHRACATI NAMIK HOCA KURDU

Sonra daha profesyonel olmamız gerektiğine karar vererek üretim kazanları aldık, makinelerimizi çoğalttık, kompresörler flan derken, biz yavaş yavaş sanayiciliğe soyunmaya başladık. İç piyasa oturmaya başladı. Bu sefer de mutlaka ihracat lazım bize diye düşündük. İhracat yapmak için ne yapmamız lazım, fuarları denememiz lazım, bir yerlerle görüşmemiz lazım ama bizde yabancı dil problemi vardı. O yüzden çok eskiden tanıdığımız bir Namık Hocamız vardı, kendisi çok iyi İngilizce ve Fransızca bilir. ‘Hocam arayanlar oluyor, İngilizce konuşuyorlar, bunlarla yazışsak, görüşsek. İhracat ayağımızın altını kurar mısın bize’ dedik. O da seve seve kabul etti ama Yalova’da oturuyor, haftada bir kere anca gelebiliyor. Ben gidiyorum Yalova’dan İstanbul’a gelen vapurdan onu alıyorum, şirkete getiriyorum, o arada kaç tane firma bizi aramışsa onlara mail atıyor, telefonla arıyor, konuşuyor falan derken yavaş yavaş ihracat yapma yoluna adımlarımızı attık. İlk ihracatımızı 2004 yılında Arnavutluk’a yaptık.”

İşler iyice hal yoluna girmeye başlayınca bu kez tüm süreçlerini çok iyi bildikleri ultrason jelinin yanına röntgen kimyasallarını eklerler. O sırada İkitelli’deki üretim alanını ikiye katlayıp 360 m2’ye çıkarırlar. Siparişler her geçen gün artarken bu kez de yurtdışındaki medikal fuarlarına gitmeye başlarlar. İlk başvuruda alınmazken, 2006 yılından itibaren düzenli olarak gidip ihracat altyapısını kuvvetlendirmeye başlarlar. Bu sırada ürün gamlarına piyasa talebine göre devamlı yeni ürünler eklerler. İşler büyüyünce aralarına iki ortak daha katılır ve bu kez 1000 m2’lik bir yere geçerler. Artık tam anlamıyla bir sanayici olmuşlarlardır. Şöyle devam ediyor:

SANAYİCİLİĞİ BEDEL ÖDEYEREK ÖĞRENDİK

“Bizler memur çocuklarıyız, sanayiciliği bilmiyoruz. Tabiri caizse biz sanayiciliği, kazandığımızı harcayarak, bir bedel ödeyerek öğrendik. Tabi o arada hatalar da yaptık, doğru da yaptık ama sonunda güzel şeyler yaptık. Yeni binaya geçince müşteri portföyümüz arttı, Avrupa’ya açıldık. Gelen müşterilerden talepler vardı, siz şu ürünü de yaparsınız, bu size uygun diye. Bir gün Amerika’dan birileri buldu bizi ve onlara steril jel gönderdik. Ürünlerimizi beğendiler, fakat ürüne FDA onayı gerekiyormuş. Ama FDA bizden o ürünle alakalı öyle bir test istiyor ki, o testi Türkiye’de yaptırabilecek bir yer bulamadık. Amerika’dan bir danışman firma bulmuştuk. Danışman firma da bize Michigan Üniversitesi’nde bir profesörü buldu. Saati 500 dolardan çarpı 24 saat çarpı 3 gün, toplam 72 saat bedel ödedik ve ürünün belgesini aldık. Tabi belgeyi hak kazanınca da o firmaya da gururla gönderdik, belgemizi aldık diyerek. Ama bize yazılı bir cevap geldi, biz o projeyi durdurduk diye. Bizim için öyle bir hüsran oldu ki…

Biz de dedik ki, madem belgeyi aldık, boşa gidecek hali yok. Ama uğraş, didin, bir sene boyunca bir tane bile satamadık. Ama diyordum ki, yeri gelecek bu ürün milyon satacak ve Allah’a şükür bugün o seviyelere getirdik ürünü. FDA’den sonra kapasitelerimiz arttı, fuarlar, yurt dışı seyahatler derken ihracat ivme kazanmaya başladı. 2008 senesine geldik, yine krizler filan derken Dubai’de iyi bir müşteri bulmuştuk, onunla çalışmaya başladık. Bir gün baya büyük mal yüklendi, kendisine gönderildi. Ödeme gelmemişti, ama bazen ön ödemeler geliyordu güven oluşuyor, tecrübesizlik belki de, tabi bütün ürünler bizim değildi o an, ihracatımızda al sat yaptığımız ürünler vardı. Hiç unutmam 102 bin dolar borçları vardı. 27 bin doları sadece bizim ürünlerimizi kapsıyordu. Ürünler gönderildi, 2 ay, 3 ay para gelmiyor. Sonra öğrendik ki firma batmış, bizim paramız da gitti. 102 bin doları orada batırdık. Bu bizim için en güzel tecrübe oldu. “

YEDİKLERİ KAZIK ONLARA YENİ BİR YOL AÇTI

Turkuaz Sağlık olarak Dubaili firmadan yedikleri büyük kazık ilk başta canlarını çok acıtsa da onlar için yeni bir yoıl da açmış olur. Çünkü firmaya antibakteriyel el temizleme jelleri üretmişler ve bakanlıktan bütün uygunluk belgelerini almışlardır. Hatta çocuklar için renkli jeller filan derken hem ürün gamları genişlemiş hem de bu alanda ilk üretici konumuna gelmişlerdir. İlk anda bu ürünlere bir talep olmasa da 2009 yılındaki Domuz Gribi vakaları bütün oyunu değiştirir:

“Domuz Gribi salgını başlayınca bu ürünün olmazsa olmaz bir ürün olacağının sinyallerini aldık. Hemen Mehmet’le şişe ambalaj yapan firmalara gittik, hemen siparişler verdik, riske girdik esasen. Ama o dönemde Avrupa’dan, özellikle Fransa’dan öyle müşteriler yakaladık ki, kimseye çalışmadan gece gündüz oralara mal gönderir hale geldik. Bir keresinde hiç unutmam bir uçak dolusu malı Fransa’ya göndermiştik bu el dezenfektanlarından. Dubaili firmanın bize verdiği ve zarar olarak gördüğümüz şey, domuz gribinde bize müthiş bir kar olarak döndü. Sonra 2010-2011 derken ihracatlar sürekli artmaya, müşteri portföyleri genişlemeye ve yurt dışından alınan siparişler bize RPT olarak dönmeye başlamıştı.”

Domuz gribinden sonra da 1000 metrekare bina da kendilerine yetmez olur. Bu sefer 5 bin metrekare bir yer tutarlar ama içten içe buranın da gelecekte yetmeyeceğini hissetmektedirler çünkü hem yurtdışından hem de yurtiçinden müşteri akışı devam etmektedir. O dönemi şu sözlerle anlatıyor:

BİZİ ÇOK KANDIRAN OLABİLİR AMA BİZ KANDIRMAYACAĞIZ

“Müşteriye güven vereceksin, müşteri sana güvenecek, ürüne güvenecek. İnsanlık hali bu, hata mutlaka olabilir ama kasıt olmamalı. Bizim kuruluşta birbirimize verdiğimiz bir söz vardır ortağımla. ‘Biz bu yola çıkarken kimseyi kandırmayacağız, aldatmayacağız. Bizi çok kandıran olabilir, ama biz bu düsturumuzdan hiçbir zaman taviz vermeyeceğiz’ demiştik. Bu samimiyeti görünce müşteri güveniyor, seninle devam ediyor. O dönem sadece müşterilerin değil büyük firmaların da dikkatini çektik. Bir gün Earnst&Young ortağım Mehmet’i aramış. ‘Biz sizi takip ediyoruz, sizi hazırlasak başka bir firma ile ortak olur musunuz veya firmayı satar mısınız’ diye. Mehmet de tamam olur demiş. Zaten bizim aramızda şöyle bir şey vardır, onun sözü sözümdür, sözüm de sözüdür. Doğruysa doğru, yanlışsa yanlış. Neyse geldiler tanıştık, konuştuk. 2016 yılıydı ama tabi biz onlarla 1, 1,5 yıl geçirdik. Zamanı geldi sabahın 08.00’inde toplantılar başladı gece yarılarına kadar. ‘Ya biz bu işe nereden girdik, ne kadar zor bir süreç’ dediğimiz çok oldu. Çünkü profesyonellik yok, kurumsallık yok.

İşlemler tamamlanınca karşımıza 5 tane ortak getirdiler. Firmalarla görüşmeler yapıldı, tanıştık, konuştuk. En sonunda da Ak Portföy’le karar kıldık. İyi ki de onlarla karar kılmışız. Yüzde 20’sine ortak oldular. Bütün ortaklardan yüzde 5’er hisse devroldu kendilerine. Böylece onlar da bize 5’inci ortak olarak katılmış oldular. Diğer ortaklarımız olsun, onlarla olsun aramızda bir anlaşmazlık, sürtüşme kesinlikle olmadı. Zaten onlar da sağ olsunlar bize güvendikleri için bütün işleri bize bırakıyorlar.”

PANDEMİ ÇILGINLIĞI: ELLERİNDE ÇANTALARLA KAPIYA DAYANDILAR

Turkuaz Sağlık için bir kırılma noktası da tüm dünyayı etkileyen pandemi süreci. Firma ultrason jeli konusunda Avrupa’nın en büyüğü konumuna ulaşmış olsa da el dezenfektanı üretimi konusundaki kabiliyetini hatırlatalım ve hikayeye Nurhan Irmak’ın anlatımıyla devam edelim:

“2020 yılında Dubai’de fuardayım. Standın önünden Çinliler geçiyor, ağızlarında maskeler, Corona Morana bir şeyler söyleniyor. Meğer adamlarda birkaç ay önceden beri varmış bu tehditler ve o yüzden maskeli geziyorlarmış. Bizim de 2009’dan beri bir tecrübemiz var ya, hemen oradan Mehmet’i aradım, dedim Mehmet böyle bir sıkıntı başlıyor, biz de maske taktık burada. Sen yine ambalajlar, şişeler siparişler ver ki, hazırlık yapalım. Dezenfekten yine… Şimdi tabi olur mu olmaz mı derken sağ olsun biraz hazırlık yapmış kendisi. Geldikten sonra müthiş bir patlama, müşteriler geliyor gidiyor, tam kriz noktası.

Hiç unutmam bir gün yine fabrikadayız, bizde kapıdan giren herkes kayıt altına alınır, tam 250 kişiyle birebir görüşmüşüz. Herkes dezenfektan istiyor. Öyle bir şey ki, adam Avrupa’dan elinde para dolu çantayla geliyor, sabahın 8’inde 9’unda karşımızda. Norveç’ten, Finlandiya’dan, her yerden geliyorlar ürün almak için. Tamam, bir kapasite, üretim var ama talep öyle olunca hammadde sıkıntıya girdi, alkol teminleri sıkıntıya girdi, ambalajlar şunlar bunlar. Müthiş bir operasyon. Eskinin verdiği tecrübeyle biz atraksiyona daha da hazırız. Telefonlar çalıyor, alttan 6-7 tane daha telefonla aranıyor, sırayla onlara dönüyoruz, gece evde yemek bile yerken telefon açık onlarla konuşuluyor. Çok zor bir süreçti, tamam kazanılmadı mı kazanıldı ama yönetmesi de kolay olmadı.”

2 KİŞİNİN YOLCULUĞUNUN GELDİĞİ YER

En son pandemi döneminde ciddi bir büyüme kaydeden Turkuaz Sağlığa bulundukları yer yine yetmeyince Esenyurt’ta şimdi bulundukları 20 bin m2’lik yere taşınma kararı alırlar. Geriye dönüp şöyle bir bakıldığında, iki ortağın bir minibüsle 90 m2’lik kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde başlayan hikayesi şimdilerde devasa bir fabrikaya ve 250 çalışana ulaşmış durumda. Tabi bu büyümenin arkasında iki ortağın inanılmaz uyumu aradan geçen yıllara da damga vuruyor. Şöyle anlatıyor:

“Ortaklıklar pek bizim ülkemizde yürüyen şeyler değil ama olmaz mı olur. Olması gerekiyor mu, bence olması gerekiyor, çünkü güçlerin birleşmesi lazım. İnsanlar birbirlerine söz verip inanırlarsa, güvenirlerse yapamayacakları şeyleri yok. Ben şirkette tamamen finansa bakıyorum, ortağım bir günden bir güne şu ne oldu, bu ne oldu, bu neden ödendi demez. Mehmet üretime bakar, hata da olabilir bir şey de olabilir, ya bunu niye böyle yaptın, neden böyle karar verdin asla demem. Hata da güzellik de günah da sevap da boynumuzun borcudur ve bizimdir.

En başa dönsek gönül ister ki daha iyi sermaye ile başlayıp daha güçlü yola başlamak isterdim. Tabi mesela sanayiciliği de bilmediğimiz için boşa para harcamaktansa bilenlerden destek alarak devam etmek ve başlamak daha güzel olurdu ama belki de o zaman şimdi bu tat olmazdı.

Başarının sırrı ne diye sorarsanız, ilk başta birbirimize verdiğimiz söz. Birbirinize dürüst davranarak başlayacaksınız, sonra etrafınıza, müşterilerinize, ürünlerinizi kullananlara dürüst olacaksınız. Ürünün arkasında durarak, onları mağdur etmeyerek devam edeceksiniz. Yaptığınız işe saygı duyacaksınız, ne yaparsanız yapın işinizi severek yapacaksınız. Bu benim gençlere tavsiyemdir, işinizi severek yapacaksınız.

Çalışmakla çok şey başarılır mı başarılır. Ama insanın şansı ve nasibi olacak. En başa dönersek ve şans nerede yardımcı oldu derseniz, ilk büyük şansım kurucu ortağım Mehmet, sonra diğer ortaklarım ve ilk ultrason jeli üretimine başlarken, hani gazete kuponlarıyla verilmesi, bizi bulmaları büyük bir şans.

Kolay para kazanma yolları var. Ama bunları zikretmek istemem. Az da olsa, öz de olsa alın teriyle çalışmak bence her zaman en güzel şeydir. Bir söz vardır, doğru sarsılsa da yıkılmaz. Ben o söze inanırım. İşini severek yapacaksın, inanarak yapacaksın, kendine güveneceksin, belki bugün kazanmayabilirsin ama sen düz bir çizgide gidersen zaman sana kazandıracaktır.”

DENİZCİ AİLENİN KARADAKİ OĞLU MEHMET KAYABAŞ

Firmanın diğer ortağı olan Mehmet Kayabaş ise 1972 Kastamonu doğumlu. 2 yaşımda ailesiyle İstanbul’a göç eden Mehmet Kayabaş’ın tüm gençliği Balat’ta geçiyor, eğitimini de bu kadim semtte tamamlıyor. Ailesinin tamamı denizci olan Kayabaş, o günleri şöyle anlatıyor:

“Ben denizci bir ailenin karada olan oğluyum. Babam denizden emekli, denizi seven bir ailemiz var. Yaz dönemlerinde her Türk genci gibi çeşitli sektörlerde çalışma fırsatım oldu. Sonra bir reklam ajansında ofis boy olarak görev yaptım, askerden sonra reklam ajansı, fuarcılık şirketinde müşteri temsilcisi olarak görev yaptım. Bu fuarcılık şirketinde şimdiki ortağımla yollarımız kesişti ve beraber devam ettik, Turkuaz’ın ilk tohumlarını attık. “

Turkuaz’ın ulaştığı yer ile ilgili bilgi veren Mehmet Kayabaş Turkuaz’ın şu an 6 ana kategoride üretim yaptığını söylüyor:

“Ultrason jeli, medikal jeller dediğimiz birinci grubumuz. İkincisi yine hastanelerin kullandığı antiseptikler ve dezenfektanlar üretiyoruz, reçetesiz satılan OTC dediğimiz ürün gamımız var. Burun, saç ürünleri gibi ürünlerimiz var. Cinsel sağlık grubumuz var. Kozmetikte küçük bir üretimimiz var. Alt alta koyduğumuzda 250’ye yakın ürün çeşidimiz var.

Üretimimizin yüzde 80’ini ihraç ediyoruz. Bunlarda da yüzde 55’i kendi markamız, yüzde 45’i de private label ürünler. Şu ana kadar 138 ülkeye dokunmuşuz, bunların 110 tanesi sürekli RPT dönen ülkeler. Avrupa ve Amerika’da ağırlıklıyız, ihracatımızın yüzde 60’ını bu bölgeler oluşturuyor. Onun dışında Şili’den Japonya’ya kadar, Özbekistan’dan Güney Afrika’ya kadar coğrafyada iş yapıyoruz. “

ULTRASON JELİNDE AVRUPA’NIN EN BÜYÜĞÜ

Firma, ana üretimi olan ultrason jelinde Avrupa’da zirveye çıkmış durumda. Kayabaş, gelinen noktayı şöyle anlatıyor:

“Hayallerimiz vardı, hep büyük bir fabrikamız olsun, Avrupa’da önde gelen bir firma olalım… Hayal vardı ama hayalin peşinden koştuk ve oldu. Özellikle ultrason jelde altını çizerek söylüyorum, Avrupa’nın en büyük firması biziz şu anda. dünyada da ilk 3’e girebilecek büyüklükte olduğumuzu hesaplayabiliyoruz.

2000 yılında başladığımızda böyle bir büyüklüğe ulaşmayı düşünemiyorsunuz, açık ve net konuşmak lazım. Ama zaman geçtikçe dünyadaki büyüklüğü gördükçe ister istemez siz de bir hedef koyuyorsunuz. O hedef gerçekleşmeye başladıkça da mutlu oluyorsunuz. Şu anda 5-6 yıldır şu geleceğimiz noktayı en azından görebiliyorduk. Yine sektörde dünyada ilk sıraya ulaşmak birinci hedefimiz, yine kendi ürün gamımızda Amerika’da yeni bir ofis açtık, o pazarda çok büyümek ve üretimin de bir kısmını Amerika kıtasında yapmak istiyoruz.

Bundan 23 yıl önce sektöre başladığımda yerli üretim yüzde 5 ile 8 arasındaydı. Son yıllarda ciddi yatırımlar gerçekleşti ve yüzde 30’lar civarında yerli üretim var. Bu üretim gün geçtikçe de artıyor. Sarf malzemede çok iyiyiz ama teknolojik cihaz konusunda daha zayıfız maalesef. Teknolojik cihazlar da Türkiye’de yerli sanayide üretilirse çok daha verimli hale gelecektir.”

Pandemi döneminde ve Domuz Gribi zamanında yurt dışından ve özellikle de Avrupa ülkelerinden ciddi bir talep aldıklarını söyleyen Kayabaş, “Çünkü belgelerimiz buna müsaitti. Medikal sektörün böyle bir özelliği vardır, altın dahi üretseniz eğer belge ile ilgili sorununuz varsa, satma şansınız yoktur. Bizler sektör olarak, evet üretimlere, AR-GE’ye çok ciddi yatırım yaparız ama en büyük yatırımımız belgeyedir. Kağıda çok ciddi yatırım yaparız. Bundan sonra fokuslanacağımız kanal tamamen medikal jeller. Projelendirdiğimiz iki üç tane daha Türkiye’de üretilmeyen ürün var, onları da geliştirmek istiyoruz. ” diyor.

spot_img

SON YAZILAR

BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR